Pygmalion Projesi: İdeal İlişkiyi Yaratmak

Yunan Mitolojisinde, Pygmalion isimli bir heykeltraşın yaşadığı rivayet edilir. Anlatıldığına göre, Pygmalion etrafındaki kadınlardan usanmış durumdadır ve onların hiçbirini aradığı mükemmel aşka uygun bulmaz.

Aylarca çalışarak kendi zihnindeki mükemmellik anlayışına göre bir kadın heykeli yapar. Ona Galatea adını verir ve bu heykele sırılsıklam aşık olur. 

Çok geçmeden ideal aşkı onu çaresiz bir hale düşürür. Galatea kusursuzdur fakat gerçek bir insan değildir ve onun aşkına karşılık veremez. Pygmalion’ın büyük aşkı onu yavaş yavaş umutsuzluğa sürükler. 

Efsane bu ya, Pygmalion’ın Galatea’ya olan bu tutkulu aşkı, aşk tanrıçası Afrodit’in gözünden kaçmaz ve genç adama yardım etmek ister. Mitolojik bir sihir ile heykel Galatea’yı canlandırır ve onu ete kemiğe büründürür. Pygmalion Galatea’nın gerçek bir insana dönüştüğünü fark ettiğinde hayallerinin gerçek olduğuna inanır. Projesi gerçekleşmiş, aradığı mükemmel aşkı sonunda bulmuştur.

İnsan ilişkilerinde ‘Pygmalion projesi’ diye bahsedilen kavram adını işte bu heykeltraş Pygmalion’dan alır. Pygmalion projesi, bireylerin ikili ilişkilerinde, kendilerince ideal kabul ettikleri davranışları ve değerleri karşı tarafa empoze ederek, yavaş yavaş karşısındaki kişiyi kendi ideal Galatea’sına dönüştürmesi çabası olarak açıklanabilir. İlişkinin diğer bileşeni, değişim etkisini alıp istenilenleri uygulasa dahi aslen kendi gerçek kimliğinden uzaklaştığı için oluşan bu suni durum çok sürmez. Efsanelerin dışındaki gerçek dünyada, ‘Pygmalion projesi’nin sonucu çoğunlukla hayal kırıklığı olmaktadır.

Pygmalion projesine girişen birey için yaşanan ilişkideki diğer bileşenin muhteviyatı sanılanın aksine hiç de önemli bir fark yaratmaz. Konu mükemmelin bulunmasından ziyade ‘olmayan’ insana dair bir arayıştan ibarettir. 

İlişkilerde zıtlıkların çekimine kapılan birey, kimi zaman, kendisini tamamladığına inandığı kendinden çok farklı insanlara ilgi duyar. Çok geçmeden, bu ilgi yerini karşı tarafı kendine benzetme veya kendi idealine yönlendirme çabasıyla farklı bir açı oluşturacaktır. İlişkilerin olmazsa olmazı ‘ilgi alanlarında ortaklık arayışı’, birbirinden çok farklı dünyalardaki iki bireyi hatır için hiç de cezbedici olmayan bir takım faaliyetlere tahammül etme durumuna getirebilir.

Bireyler bu aşamada bir çok farklı yeni deneyim yaşarlar. İlgi alanlarını denkleştirme çabasının sonunda taraflar, kendi kişisel alanlarını daraltıp değerlerini sorgulamaya açmaktan yorgun düşerek karşılıklı gerilim yaratırlar. İlişkide huzursuzluk baş gösterir. 

Zıtlık içermeyen ilişkilerde de durum çok farklı değildir. İlgi alanları meselesi kısmen daha kolay çözülse de idealizm arayışı içindeki birey bu sefer de karşısındakini kendini yeterince tamamlar konumda görmez, kendinde zayıf gördüğü yanların karşı tarafta dengelenmesini yani diğer bileşenin kendi negatifini oluşturmasını bekler ve tabi ki bu kolay kolay gerçekleşmez. İlişkide doğal bir huzur hakimdir fakat bu koşullarda ise aranan şeyin huzur olmadığı sonucuna ulaşılır. Huzur rahatsızlık verici hale gelir.

Her iki durumda da Pygmalion psikolojisindeki birey mutsuzdur çünkü aradığı şey ‘olmayan’ adam veya kadındır. Bu tip birey, kendi içinde yarattığı mutsuzluktan idealizmi yakaladığında da kurtulamaz. Mitolojik güçlerin hakim olmadığı gerçek dünyada, önce kendini sonra karşısındakini olduğu gibi ve mükemmellik arayışı içinde olmadan kabullenmedikçe kişi Pygmalion psikolojisinden çıkamaz. 

Bu konunun çözümü, bireyin hiç bir kriter dahilinde olmadan, rastgele karşılaştığı bir kişiyle ilişki yaşaması değildir. Yukarıda bahsedilen iki farklı senaryo ile de başlayabilecek tüm ilişkilerde, tarafların hem ‘ayrı ayrı’ hem de ‘beraber’ hayatlarının olacağını kabullenmek önemli bir başlangıç olacaktır. Bu kabul, bireyin değer yargıları, davranışları veya ilgi alanlarının karşı tarafa paralel veya tamamlayıcı olmasının ana konu olmaktan çıkması anlamına gelecektir. İlişkide taraf kavramı (sen ve ben ayrımı) muğlaklaşacak ve idealler siyah veya beyaz olmaktan çıkıp gri alana kayacaktır. Farklılıklar ‘ayrı ayrı’ hayatın bir bileşeni olurken bir miktar dengelenme de sağlayacaktır. Benzerlikler ‘beraber’ hayatın bileşeni olurken bireyin kendine olan öz sevgisini besleyecek ve kabullenmeyi (biz birleşimi) arttıracaktır. 

Bu durumun gerçekleşmesi karşılıklı hoşgörü meselesidir. Hoşgörü ise ancak sevgi ile ortaya çıkar. Karşılıklı sevgi seviyesi yüksek olmadığı sürece ilişkide Pygmalion projeleri devreye girecek ve her iki taraftan da kritikler gelmeye başlayacaktır. Kişilerin olduğu gibi kabul edilebilmesi ve ilişkideki mükemmellik algısının şu veya bu kritere bağlı olmadan oluşabilmesi ancak ve ancak yüksek seviyedeki sevgi frekansı yakalandığında mümkün olabilmektedir.

İlişkilerdeki sürdürülebilirliğin kilit noktası sanıldığının aksine mükemmel uyum veya zıt kutuplar değil karşılıklı sevginin seviyesidir. Tek taraflı sevginin ise bu alanda geçerliliği bulunmamaktadır. Tıpkı Pygmalion’ın mucize gerçekleşmeden önce heykel Galatea’ya duyduğu umutsuz aşk gibi, karşılıksız sevgi hayal kırıklığı ve acı kaynağı olmaktadır.

Bireyler, zihinlerindeki idealleri belirlemekte gösterdikleri çabanın çok çok azını, ilişkilerini, tarafların belirsizleştiği ve karşılıklı sevginin hakim olduğu bir çizgiye çekmek için gösterdikleri takdirde, Pygmalion projeleri yavaş yavaş kendiliğinden ortadan kalkacak ve çok daha mutlu ve sürdürülebilir ilişkiler oluşabilecektir.

Ece Öngeldi

Dünyalite

Konvansiyonel Aşktan Bir Adım İleri

Paylaştıkça çoğalır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

DUNYALITE