İlizyona Dair: Düşlerin Tekrarı

Varlığımızın olma hali içinde başka bir oluş yaşaması üzerine birkaç söz söylemek ve zihnimizi bu sözlerle hemhâl etmek istersek karşımıza iki türlü yaşamsal boyut çıkmış olacak. Bunlardan biri zamansal oluştur. Bu olma biçimi insanın günlük işlerini başarmaya gayret ederken takip ettiği süreç olarak adlandırılabilir.

Doğduğumuz günden bugüne kadar geçen sürece göz attığımızda her şey birkaç imajdan ibarettir. Yaşadığımız ve yıllarca süren birçok tecrübe, anlatılmak istendiğinde birkaç dakikada anlatılabilecek anılar bütünü olmuştur.

Görünen o ki, aslında hiç olmamış gibi yaşanmış birçok anıya sahip olduğumuzu; doğru yargılarımız, yanlış bulduklarımız, maneviyatlar, inanç, aşk, geleneksellik, post-modernizm, teknik gelişmelerimiz, kariyer hedeflerimiz, basitçe yaşamın içinde düşünebildigimiz her alana hükmeden ve verilen hükümlerin sonucundan etkilenen olduğumuzu gördümüz bir zamansal sürece sahibizdir.

Zamansal varlığımız tüm maddelerle ve düşünsel sürecimizle ilişki içerisindeyken, esasında bir diğer olma biçimimiz de düşünsel varlık içinde olma biçimimizdir. Bu süreç ise zamandan ve mekandan çoğu zaman bağımsız olan bir yokluk tabirini karşımıza çıkarmaktadır.

Düşünsel oluş bir diğer anlamıyla yokluk süreci, birçok inancın algılamaya, ulaşmaya, içinde olmaya çalıştığı olgu olarak kabul edilmesiyle beraber, basitçe bir devrîye sürecine evet diyerek başladığı da kabul edilen bir olgudur.

Bu devrîye tabirini kullanmamızın sebebi dünyada her şeyin ve gördüğümüz tüm düşüncelerin birbirini tekrar etmesinden mütevellittir.

Bir söz daima söylenmiştir, bir davranış daima tekrar etmek için yapılır, doğum daimdir, ölüm heptir, varlık ve yokluk bu durumda iç içedir.

Edebiyatta metinlerarasılık diye tabir edilebilen: “Söylenmemiş hiçbir şey yoktur.” ifadesi tam olarak anlattığımız durumla örtüşür.

Dünyada aynı düşünceler farklı anlatım şekilleriyle, farklı kişilerden ve farklı mekanlardan duyulabiliyorsa, davranışlar da birbirinden ve bu durumdan bağımsız değildir.

İnsanoğlunun bu sahneye eklediği tüm bu hareket biçimi bir dönüşümü desteklemekte ve ona hizmet etmektedir. Muktedir olmayı benimsemiş insanoğlu türlü yargısıyla davadan asla ayrı değildir. O adeta bir değirmenin yansımasıdır, kendini yargılanan olarak görmeyi kenara bırakıp, yargılar sürecine, yani daimi dönüşe hizmet eden bir varlık olarak görmeye başladığında düşünsel süreç/oluş başlar.

Örnek olarak erdemleri iradelerin belirlediği düşünülebilir, ancak tüm bu yargılara üçüncü bir gözle yalnızca iyi-kötü dualitesi olarak bakıldığında, metaforik olarak sahneyi izleyen değil oyunun içindeki olduğumuzu da görmüş oluruz.

Eğer siz de hayatınızdaki zamansal süreçleri bir kenara koyup yeni bir anlam arayışına çıktıysanız binlercesi gibi kitlesel/kolektif bir bilinç durumunun içine dahil olmaya başladınız demektir.

Bunu bir kayboluş olarak adlandırmak bilinmeyeni arayan insanın bulacağı ilk cevap olacaktır, ne var ki bu bir kayboluş değil, düşünsel oluşun alışık olduğumuz maddeler evreninden yeni bir evrene  kopma/bağlanma gerçekleştirmesi ve buna bağlı olarak varlığın tanıdığı en yakın kavram olmasından dolayı bulduğu bir sonuç olacaktır.

Bu oluşları yaşamış insanların bu yolları tanıması ve yön gösterici olması insanın düşünsel evrimiyle örtüşen bir haldir. Buna DNA’sı tırtıldan kelebeğe dönüşen canlı en yakın örnektir.

Kayboluş tabiri toplumların metaforik anlatıma destek çıktığı özel bir kavramdır, oysa yokluk/hiçlik ve bundan duyulan haz, sürecin farklı bilinç boyutlarıyla devam ettiğinin göstergesidir.

Bu algı penceresini anlamak ya da anlayamamak tamamen insanın yetinmezliğine dair bir detayken, gerekli zihinsel ve manevi olgunlukla da pek çok alakalıdır.

Bu durumda tüm bu sonuçların iki sorusu vardır;

Tırtıl olarak kalmak isteyen bir seyirci misiniz, yoksa hayat oyununa  dahil bir kelebek mi olacaksınız ?

Sema Korkmaz 

Dünyalite

Paylaştıkça çoğalır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

DUNYALITE